Ana içeriğe atla

Ömer Polat’ın “Aladağlı Mıho” Oyununu Kürtçe Okumak*


Türkçe yazan Kürt yazarlar arasında, “toplumsal gerçekçiler” içinde değerlendirilen ve daha çok “köy” romanlarıyla bilinen Ömer Polat’ın tek tiyatro metni “Aladağlı Mıho” oyunudur. Ömer Polat, romanlarında olduğu gibi bu oyunda da büyüdüğü çevre olan Ağrı ve çevresini, eserlerinde mekân olarak kullanmayı tercih eder. Yazarın politik tutumu ve aidiyetini her fırsatta eserlerinde belirgin bir şekilde işlediğini görmekteyiz. Yazar, bu tutumunu saklamadığı gibi, yazdığı kahramanlara da söyletir;
“Aladağlı Mıho, Doğu insanın derdidir. Onun yiğitliği, onun sevdası, onun acısıdır. Ben gücümün yettiğince aktarmaya çalıştığım acısıdır. Acısı, anlatamadığımın bin katıdır. Onların acısı acım, sevinci sevincimdir. Buna katılan herkese de saygım, sevgim, dostluğum sonsuzdur…” (Polat, 8)
Bu yazının amacı, yazarın eserlerinde işlediği mekân, kişi ve iletileri, “Kürtçe” bir okuma denemesine tabi tutup, “şifrelenmiş, alıntılanmış, dönüştürülmüş ve Türkçeleştirilmiş” olanları tespit ederek “Aladağlı Mıho” oyununu değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

Oyunun önsözünde yazar’ın söylediklerinden bazı alıntılar üzerinden oyunu “Kürtçe” okumaya başlayabiliriz. Oyunun geleneksel köy seyirlik yapısından yararlandığını söylerken dikkat çekmek istediği oyunun politik yapısına değinmesine rağmen bunların nasıl olduğu hakkında ayrıntıya girmez.
Doğu Anadolu’da güncel konuları yansıtan, politik yanı olan sosyal içerikli seyirlik oyunlar da var.” (Polat, 5)
“Aladağlı Mıho” oyun metni, biçim olarak Anadolu Köy Seyirlik oyun formunun, yakın dönem Türk Tiyatro tarihindeki örnekleri arasında gösterilir. 1970’li yılların Brechtyen epik tiyatronun etkisiyle ve “eleştirel” özellikleriyle dönem oyunu olarak değerlendirilir. Oyun içinde oyun biçimiyle, oyuncular köylüleri canlandırır. Köylü oyuncular, Haydo Ağa’nın kızının düğününe gelenlerle “Mıho”nun öyküsü anlatılır. Oyun Mıho’nun ağa, jandarma ve tüccarların kıskacında kalan hikayesi etrafında gelişir ve Mıho’nun dağa çıkmasıyla son bulur.
Türkiye’de Kürtçe edebiyat üretmek, Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar, egemen resmi ideolojinin yasakları ve baskıları sonucunda engellenmiş ve baskılanmıştır. Kürt yazarlar kendilerini ifade ederken zorunlu olarak Türkçeyi seçmiştir. Kürtçe ise 1990’lara kadar “yer altı” ve marjinal özellikleriyle kimi Kürt yazarların Kürtçe eserler yazdığını görmekteyiz. Buna rağmen 1959’da Musa Anter’in Yazdığı “Birina Reş/Kara Yara” neredeyse aynı sorunları işlemesine rağmen Kürtçe yazılmıştır. Dolayısıyla “Birina Reş” sahnelenebilen bir oyun olmamıştır.
   O dönemde Kürt sorununun “geri kalmışlık” ekseninde işlenmesi, bunu işleyen kişiye bir hareket serbestliği sağlamaktaydı. Şöyle ki; Cumhuriyeti kuran kadrolar, en önemli misyonlarını cehaletle mücadele ve geri kalmışlığı gidermek üzerine kurmaktaydı. Öyle ki sorun bu şekilde işlenirken, bir dereceye kadar devletin de müsamahası olmaktaydı. Ağa, feodalite, rüşvet, köylünün sömürüsü, cumhuriyet aydının rolü gibi konuların, en azından ortaya konulan ilkeler düzeyinde cumhuriyete bir sorun teşkil etmemekteydi. Kürt aydınının da uzun süre bu konulara dikkat çekmesi bu yüzdendir. Aslında daha sonra ortaya çıkan siyasallaşmanın temelini de, yukarıda saydığımız konular üzerine ortaya konan fikirler oluşturmaktaydı. Yani, siyasal sorun, ekonomik ve sosyal sorunun içinden doğdu denilebilir.
Türkçe yazan Kürt yazarların genellikle başvurduğu yöntem, yerel olanı Türkçeleştirerek ifade etmeye çalışmaları ve yeni bir kurgusal üslup oluşturmalarıdır. Ömer Polat da eserlerinde Kürt karakterlerini, sorunlarını ve coğrafyasını her fırsatta kullanmaya çalışır. Karakter isimlerinin Kürtçe olması ve ezilmişlikleri, devlet ve ağa baskısı ile devrim miti gibi özellikler neredeyse bütün eserlerinde görülür. Yazar Kürtçe düşünmekte ve Türkçe yazmaktadır, bunu yaparken Kürtlerin anlaşılabilmesi için “devrimci” söylemin içine yerel olanı (işsizlik, cahalet, feodal ağalık düzeni gibi argümanlarıyla Kürt milli özelliklerden soyutlayarak bölgesel bir çeşitlilik olarak) Türkçeleştirme çabasındadır. Ömer Polat’ın yazdığı eserlerde bunu görmek mümkündür.
Oyunun bütününde ortaya çıkan durum, politize olmuş “oyuncu” köylülerin kendi kurtuluşlarını, Mıho’nun düştüğü duruma daha fazla dayanamayan “Rezzak Dayı”nın oyundaki değişiminde görür. Köylülerin isyanı öncelikli hedefi, Haydo Ağa’nın düzenine karşı gelmektir. Oysa bu düzende Haydo Ağa, esas gücünü “Hükümet”ten aldığı belirtilmesine rağmen geçiştirilmiş gibidir. Rezzak Dayı, oyuncu köylülere, izleyicilerin içinden oyuna müdahil olur. Böylelikle oyun içindeki izleyicilerin değil; gerçek izleyicilerin, köylülerin yaşadığı değişimle eş zamanlı oyuna katılması ve ağalık düzenine başkaldırması beklenmektedir. Bu karşı çıkış, elbette ki dönemin “Türk izleyicisine” yönelen bir beklenti olmaktadır. 1970’lerde “Aladağlı Mıho” oyunu Aladağlı ya da diğer Kürt bölgelerindeki izleyiciler için yazılmış olsaydı; Kürtçe yazılamaması veya sahnelenemeyecek olması bir tarafta, oyunun “Kürt” izleyicisi de bulunamayacaktı. Dönemin “politik izleyicileri” içindeki Kürt “asıllı” olanları meseleyi “ağalık düzeni” içinde algılamaya devam edecekti. Yazar, bu oyunda hedef gösterdiği egemen güçlerin, gerçekte kimden nasıl güç aldığını ve sömürüsünü neye dayandırdığını dönemin doğu’sunu batı’nın izleyicisine göstermek iddiasındadır.
Dışarıdan gelenler, ağaların yanında Aladağ’da bir sömürge düzeni kurmuşlardır. Sömürüye ortak olanların “Kürtçe” bilmemesi Aladağ’daki Memur, Tüccar ve Askerlerin ortak özelliğidir. Köye yeni gelen idealist Doktor’un bile tüccar ve askerin yönlendirmesiyle zamanla bu düzene uyum sağladığını görürüz. Öyle ki, Türkçe bilmeyen hastalarının şikayetlerini dinlemeye bile zahmet etmeyecek noktadadır. Bu durumuyla Kürt meselesine duyarsızlaşmış Türk Aydınları’nı temsil eder.
Hüsnü Efendi, oyunda paranın “kimliksizliğini” temsil eder. Hüsnü Efendi, köye giren kaçak malların köylüye satılarak, köylü borçlandırılarak, istediğinde keyfi biçimde mal satışı yapmayarak bir tür tekelcilik anlayışını simgeler. Bunu yaparken yarı resmi bir hükümet temsilcisi gibidir. Bu gücü memur, asker ve eşrafı arkasına alarak kazanmıştır. Hüsnü Efendi’nin kimliği belirsiz olmasına karşın dindarlığı kesindir. Yazar özellikle Hüsnü Efendi’nin dini kimliğini her fırsatta abartarak ortaya koyar ve bununla ticareti din kisvesi altında haksız kazanca nasıl dönüştürdüğünü vurgular. Oyunda Mıho’u sahte doktor olan şeyhe götürmek isteyen mürid dışında, köy imamını ya da müezzini görünmez; ancak Hüsnü Efendi’nin namaza gitmesi dikkat çekicidir. Öldürüldükten sonra da Uzatmalı Çavuş Satılmış’ın Hüsnü Efendi için şu cümleyi sarf ettiğini görürüz: “Ula kim kıydı bu fakir adama? Bu yoksulların babası, milliyetçi, Müslüman vatandaşa?” (Polat 61).
Haydo Ağa, yazarın büyüdüğü çevre olan Aladağ’da tanımış olduğu ağalardan değil, ideolojik kurgusu içinde yaratılan “ağa” tipine karşılık gelmektedir. Karikatürize edilmiş ve yozlaşmış bir ağa figürü gibidir. Haydo Ağa’nın gerçekteki karşılığı, düzenle işbirliği yapmasına rağmen köylüsünü kovdurabilecek bir geleneğe sahip değildir. Ağanın kendi aşiretinden birini, özellikle de güçsüz ihtiyar birini, aşiret geleneklerine göre sahip çıkması gerekirken kovdurmak istemesinin herhangi bir gerçekliği yoktur. Muş tütününden başka sigara içmeyen ve bulunduğu yerde başka birinin hesap ödemesine izin vermeyecek kadar “ağalık geleneğine” bağlı olan Haydo Ağa, yaşlı köylülerini dövdürerek kovması ilgi çekicidir. Yazarın bu durumu karikatürize etmesinin nedeni, Türk izleyicisine sömürüyü görünür kılmak istemesidir. Bu durum yazarın bilerek ve ideolojisi gereği kurguya monte ettiği bir yapıdadır. Kaldı ki kendi devrimci gerçekliğini yansıtmanın da bir yolu olarak başarılı bir uyarlama olduğu söylenebilir.
Oyun içinde sık sık karşılaştığımız Türkçe fonetiğine uydurulmuş cümle kalıpları, sözcükler, tanımlamalar, hatta mizah kalıpları bu duruma örnek gösterilebilir. Haydo Ağa’nın bozuk Türkçesi üzerinden yaratılan mizah, karakterlerin yer yer ‘havar (hewar), teşkala (teşqele), cızlavet (cızlawêt), hulam (xulam) gibi Kürtçe sözcükler kullanarak metin içine yedirir. Oyunda sıkça kullanılan bölgenin diyalektiği, yazarın tercihiyle oluşturulmuş. Bu durumu örnek bir cümle üzerinden bakabiliriz: “Etma Doktor Bey, hanekin sırası değil. Hayvanların derdinden anlamayan bir doktor insanların derdinden hiç anlamaz.” (Polat 15) Eğer yazar bu cümleyi bölgenin gerçekçi dil referanslarıyla yorumlayacak olsaydı şöyle demesi gerekirdi: “Êtma textor beg, henekın sırasî degıl. Heywanlerin derdınden anlemiyen bir textor, ınsanlerın derdınden hêç anlemez.”
Mıho’nun resmi Türkçe adı, Muhiyettin Öztürk olması oyundaki ironilerden biridir. Oyunun 7. sahnesinde yaşlı hastanın Türkçe bilmediği parantez içinde belirtilir. Oysa yazar doktorun Kürtçe bilmemesini tersinlemeyle anlatır. Yazar bunu o dönemin koşulları içinde belirtemeyeceği için doktorun Kürtçe bilmemesinin eksik bir hizmet olduğunu açıkça belirtememiştir. Bir diğer vurgu da jandarmanın köylülerin ayaklarına “kına” yakmaktan başka bir kolluk görevi olmamasıdır.
 Pirinç pilavı yemenin zenginlik alameti olduğu, ayakkabı almanın ya da kullanmanın köylüler için lüks olması, dönemin en sıradan gerçekliği olmasına karşın izleyiciye abartı gibi gelmesi olasıdır. Dışarıdan gelen memur, asker ve tüccarların sefalet içinde yaşayan köylüleri acımasızca sömürmelerine dayanak oluşturan bahaneler, yazar tarafından bilinçli bir şekilde deşifre edilmeye çalışılıyor. “Burada en yoksul gördüğün köylünün cebinde beş yüzlükler desteylen durur… onun cebinde çürüyeceğine bizim boğazımızda erise kötü mü olur?” (Polat 34-35) cümlesi “öteki” düşüncesinin yansımasına iyi bir örnektir.
Yazar, sol terminoji içinden edebiyata (tiyatroya) yönelmektedir. Diğer eserlerinde olduğu gibi “Aladağlı Mıho” metninde de “Doğu” kavramının Kürtleri göstermek istediği ve “Doğu” tanımıyla üstü kapalı bir biçimde Kürt’ü şifrelediğini görürüz. Kahramanları, sınıfsal boyutlarıyla “Köylü, Asker, Ağa, Memur…” gibi sınıfları temsil etmektedir. Yazar, Kürtlerin yaşamış olduğu ve yaşamakta olduğu sıkıntılara “içerden” baktığı gibi ideolojik tercihine göre yeniden kurgulamaktadır. Polat, Kürtlerin derdini “Türkçe” anlatarak Doğu’nun anlaşılmasını sağlamaya yönelmektedir.
En nihayetinde yazar, Doğu/Kürtlerin “kurtuluşu”nun yine Türkiye solunu oluşturan güçlerce çözüleceğine inanmaktadır. Polat kendisini bu hareketin içinde görmektedir. Oyunun sonunda Mıho eşkıya olduktan sonra köylülerin nazarında itibar kazanmasına rağmen yazarın kurgusunda, Eric Hobsbawm’ın “Eşkıyalar”ına benzemez. Hobsbawm’a göre “Eşkıyalık büyük bir hareketle birleştiğinde, toplumu değiştirebilecek olan ve değiştiren bir gücün parçası haline gelir.[1] Mıho’nun eşkıyalığında ise evrensel olarak kabul görmüş ve destanlaşmış nitelikteki Robin Hood ve İnce Memet gibi düzene baş kaldırıp savaşan eşkıyaların tersine bir başkaldırı vardır. Mıho’nun başkaldırısı yazara göre hüsranla biter.  
“Ömer Polat’ın Romanlarında Taşra” adlı makalede Ömer Polat, şöyle değerlendirilir:“Ömer Polat, 1970-1980 arası yazdığı üç eseriyle köy romanı geleneğine katılmış yazarlardandır. Romanları şunlardır: Mahmudo ile Hazel(1973), Saragöl(1974), Dilan(1976). Ağrı ilinin Sincan Köyünde doğan Polat, her üç romanında da olayların mekanı olarak Ağrı ile Süphan Dağı arasındaki coğrafyayı seçmiştir. Polat, romanlaştırdığı insanları ve coğrafyayı “buralı” biri olarak yakından tanıyan, onların dil, kültür ve yaşamlarını bilen biridir. Gelenekler, köyün yaşam düzeni, coğrafya ve dil gibi özelliklerin anlatımı, yazarın gözlemlerini ve biyografik tecrübesini yansıtır.” [2]
Aladağ, Girêsor/Eledax olarak da bilinen bölge, Ağrı’nın Tutak ile Hamur ilçeleri arasında yer alır. Bu bölge, İran sınırında yer alan dağlık bir coğrafya içindedir. Türkiye’nin “geri bırakılan/bırakılmış” bölgeleri içinde 1970’lere kadar ulaşımın hiç olmadığı, günümüzde de ulaşımı sınırlı olan Aladağ’ın köylerinde yaşayan halk, “Nazokî, Etmanekî ve Hemkî” aşiretlerinden oluşur. Bu aşiretler 1970’lerde dışa kapalı yapılarıyla devlet, asker ve ağaların hükmü altında yaşamaktaydı. Günümüzde de bu yapısını koruyan aşiretler, zor hayat koşulları altında yaşamaktadırlar.
 1970’lerde Aladağ bölgesi, sınıra yakın olması nedeniyle başta kaçakçılık, rençberlik ve hayvancılıkla geçimini sağlardı. Bölgenin dağlık olması nedeniyle ve tarıma elverişli toprakların azlığı ve bu toprakların belli kişilerin elinde olması Aladağ’da yaşayan halkın yoksulluğunu artırmaktaydı. Bölgede tarım, geleneksel yöntemlerle yapılmaktaydı. Bugün için de geçerliliğini sürdüren kaçakçılık, İran’dan şeker, çay vb. gıdaları getirmek suretiyle yapılırdı.  Köylüler, “Qube” denilen tek odalı evlerin içinde yaşamaktaydı. Bu evlerde, bölgenin sert ikliminden kaynaklanan yapısı, odanın orta kısmında tandır ,evin merkezini oluştururdu. Yazar burada doğup büyüdüğünden bu döneme ait yoksulluğa, sosyal yapıya, devlet/ağa baskısına tanık olduğundan “Aladağlı Mıho” oyununda bunları işlemektedir.  
Aladağlı Mıho adlı tiyatro eserinin yazıldığı dönem ve öncesinde, Kürtlerin yaşadığı bölgeye yönelik tanımlamalar genellikle “doğu” ya da “şark” denilerek oluşturulurdu. Bu tanım aslında varlığı, okumuş, aydın ve demokrat insanlar tarafından inkar edilemeyen Kürt sorununun ortaya konuluş biçimini de etkilemekteydi. İsmail Beşikçi, Doğu Mitinglerinin Analizi(1967) adlı kitabının ön sözünde “Doğu mitingleri önemli bir muhalefet hareketiydi. Daha çok, okumuş, devrimci ve demokrat Kürtlerin katıldığı bir eylemdi… Doğu mitinglerinde daha ziyade, ekonomik talepler dile getirilmişti. [3] Ömer POLAT, Beşikçi’nin bu tanımlamasının içine Kürt aydını olarak girer ve tiyatro eserinin kurgusu da sorunu, dönemin aydın algısına uygun olarak ele aldığını gösterir.
            Kürt coğrafyasındaki sorunun işlenişinde özellikle ağalık, gericilik, ekonomik geri kalmışlığın işlenmesinin bir sebebini de Beşikçi şu şekilde dile getirmektedir “ O zaman Kürtler, daha çok Türkiye İşçi Partisi içinde, Fikir Kulüpleri Federasyonu içinde, 1960’lı yılların sonlarına doğru da devrimci Doğu Kültür Ocakları içinde örgütleniyorlardı. Türkiye İşçi Partisi sosyalist devrim anlayışını savunuyordu. Devrimci gençlik federasyonu içinde örgütlenen Kürtler de vardı. Dev-Genç çoğunlukla Milli Demokratik Devrim tezini savunuyordu.”[4] Bu örgütlenmelerin tamamı Türk aydınları tarafından ideolojik altyapısı oluşturulan yapılardı. Hem Kürt aydını hem Türk aydını Kürtler üzerine yapılan değerlendirmelerde bu ön kabullerden hareket etmekteydiler.
Kürt solcusu ya da varsa aydını, o dönemde “doğu” probleminin, Türk sol ideolojik yapılanmasının çözümlediği şekliyle giderileceğine ikna olmuş gibidir. Bu ikna oluş, bir fikir örtüşmesi olmaktan ziyade, (bu fikir örtüşmesi olanlarda mutlaka vardır) verili koşulların bunu gerektirmesindendir. Kendi düşünsel altyapısını kurumsal ve kuramsal bir fikri çerçeveye oturtmaktan uzak olan Kürtler, muhalefet kanallarını yukarıda saydığımız örgütlenmeler içinden yürütmeye çalışmaktaydı.
Aladağlı Mıho’da metninde olduğu gibi, Kürt sorunun dayandığı parametrelerden haberdar olan aydın ve yazarlar, buna rağmen dönemin kabul gören muhalif terminolojisini kullanma mecburiyeti hissetmişlerdir. Enternasyonal değerler uğruna vazgeçilmesi salık verilen yerellik, milliyetçilik, ırkçılık gibi söylemler Kürtlerin erimekte olan milli duygularının daha arka plana atılmasına neden olmaktaydı. Bu dönemde Kürt dil ve kültüründen söz edebilen biri olduğunda, bu kişi ırkçı, gerici ve çağdışı olmakla, hatta aşılmaya çalışılan zihniyetin taşıyıcısı olmakla suçlanmaktaydı. Beşikçi, “Bu süreç içinde ‘ben enternasyonalistim’ sözü Kürtler tarafından daha çok söylenir oldu. Kürt arkadaşlar yerli- yersiz, zamanlı –zamansız, sık sık ‘ben enternasyonalistim’ diyordu.”[5] diyerek dönemin hakim düşüncesinin hangi moral psikolojileri tarafından oluşturulduğunun örneğini vermektedir. Oysa Beşikçi, aynı dönemde bir devrimci tarafından asıl vurgulanması gerekenin Kürtçe, Kürt kimliği ve Kürt sorunu olduğunu ifade ederek, bunun sebebini şöyle açıklamaktadır:“ … askeri savcılar, hazırladıkları iddianamelerde, tarihte Kürt diye bir milletin var olmadığını, herkesin Türk olduğunu, Kürtçe diye bilinen bağımsız bir dil olmadığını, Kürtçenin Türkçenin bir lehçesi olduğunu iddia ediyorlardı… bu durumda Kürtlere düşen görev, elbette Kürtlerin ve Kürtçenin varlığını savunmaktı… Türkiye İşçi Partisi ve Devrimci Doğu Kültür Ocaklarına mensup bazı arkadaşlar böyle düşünmüyorlardı. Kürtleri, Kürtçeyi savunmanın ‘sağcılık’, ‘milliyetçilik’ olduğunu söylüyorlardı. ‘biz devrimciyiz, biz enternasyonalistiz; milliyetçilik ve sağcılık kokan önerileri kabul edemeyiz…’ diyorlardı.[6] 
            1980’ler öncesi Kürt sorununa ve Kürt coğrafyasına yönelik aydın yaklaşımının dayanakları ortaya konduğunda, o dönemde üretilen edebi ve sanatsal eserlerin de okumaları daha gerçekçi biçimde değerlendirilebilmektedir.       
Ömer Polat’ın Aladağlı Mıho oyunu Ankara Sanat Tiyatrosu’nda 1975’te sahnelendikten sonra 1977’de kitap olarak yayımlanır. Bu döneme kadar Türkiye’de Kürtlerin varlığının kabulü bir yana; Kürt sözcüğünün bile yasak olduğunu unutmamak gerekir. Yazarın politik tutumu 1970’lerin sol devrimci hareketleri içinde yeni çıkışlar arayan Kürt aydın/yazarlarının benzer kaygı ve düşünce algısında Türk Tiyatrosu/edebiyatı içerisinde şekillenmiştir. Ömer Polat, Kürt olmaya milli bir meseleden ziyade ekonomik bir temelde yaklaşmaktadır. Bunu gerçekleştirirken anadili olan Kürtçeyi Türkçenin “alt metninde” kullanır. Polat, Kürtleri anlatırken içselleştirilmiş bir otosansür ve dönemin Türkiye solunun algılayabileceği şekilde kurgular. Aladağlı Mıho, Geleneksel Türk Tiyatrosunun özgün bir metninden ziyade Kürt aydının “reflekslerini” göstermesi bakımından dönemin siyasal ortamından bağımsız değildir. Ömer Polat’ın bu oyunu, dramaturjik bulguları bakımından, oyundaki Kürtçe refleksler dışında, yeniden değerlendirilmeyi ve okunmayı zorunlu kılmaktadır.

* Bu yazıyı, öğrenciyken yazmıştım. Bir oyun okuma denemesi olarak blogta bulunsun istedim...   



[1] Hobsbawm, Eric, Eşkıyalar, Avesta Yayınları, İstanbul, 1997
[2] Aslan, Celal.- Uğurlu, Seyit Battal- Balık, Macit (2008) Ömer Polat’ın Romanlarında Taşra Düzeni
[3] BEŞİKÇİ, İsmail, Doğu Mitinglerinin Analizi (1967), Yurt Kitap-Yayın,(S.9) 1992, Ankara
[4] BEŞİKÇİ, İsmail, , Yurt Kitap-Yayın, (S. 22) 1991, Ankara
[5] BEŞİKÇİ, A.G.E. (S.22)
[6] BEŞİKÇİ, A.G.E. (S.23)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Arşîva Tekst û Berhemên Şanoya Kurdî

                         Arşîva Tekst û Berhemên Şanoya Kurdî Tekstên Dîrokî (1918-1989)  1-       Memê Alan, Evdirehîm Rehîmî Hekarî, Kovara Jîn (1918) 2-       Derdê Derûn, Hisên Huznî Mukriyanî, (Rojnemya Zarî Kurmancî, hejmara 7-8-11 “sê tekstên biçûk î şanoyî” (1928) (Dezgeya Aras, 2012, Hewlêr) 3-       Koçekê Derewîn, Ereb Şamîlov, (Rewan, 1930) (Weşanên Belkî, 2014) 4-       Mem û Zîn, Pîremerd (1932) 5-       Hevind, Celadet Alî Bedirxan, Hawar Hejmar 20, (1933) 6-       Dildarî û Peyman, Ebûbekir Hewrî (1933) 7-       Qutiya Du Dermanan, Hecîyê Cindî (1934) 8-       Zemanê Çûyî Ehmedê Mirazî, (Rewan, 1935) 9-       Reva Jinê, Wezîrê Nadir (Rewan, 1935) (Weşanên Be...

Modern Kürt Tiyatrosunun İlk Adımları

Yazar/metin merkezli Batı tiyatrosunun Kürt dilindeki ilk örneği, 1919’da Evdirehîm Rehmî Hekarî’yle başlaması, teatral formların Kürtlerde daha öncesinde olmadığı anlamına gelmemelidir. Popüler ve kitlesel bir sanat olan tiyatro tarihsel olarak her dönemde farklı biçimlerde icra edilmiştir. Genel anlamda tiyatro sanatı; kukla, gölge oyunu, köy seyirlik oyunları, çîrokbêj (bir nevi meddah) geniş bir alanda teatral formalara sahiptir. Bu formlar, yakın kültürler ve komşu milletler arasında benzerlikler gösterebildiği gibi veya hepten özgün bir biçim olarak da var olabiliyor. Kürt tiyatrosunda: Taziye, “Sîtav” (Gölge Oyunu) ile “Bûkella” (Kukla), “Mîr Mîran” (Sahte Emir), “Kosegelî-Gaxan”, “Bûka Baranê” (Bolluk-Bereket Oyun Ritüellerinden), “Sersal” (Yeni Yıl), “Newroz” oyun ve temsilleri... Bunun yanı sıra Kürt tiyatrosuna özgü teatral anlatı biçimleri arasında sayılabilecek “dengbêjî” ile “çîrokbêjî” gibi ulusal formlara da sahiptir. Kürt tiyatrosunun geçmişine ve bugününe baktığımı...

Tiyatro Terimleri ve Kavramları / Têgih û Termên Şanoyê / Theatre Concepts and Terms

Şanogeriya "Mem û Zîn", Nivîskar: Emîn Mîrza Kerim, Derhêner: Enwer Tuvî, Silêmanî, 1958 Tiyatro Terimleri ve Kavramları / Têgih û Termên Şanoyê  Absürd Tiyatro - Şanoy bêhûde, Şanoya Absurd - Theatre of the Absurd Acı Çekme Oyunu - Lîstika Êşkêşanê - Şanogeriy eşkence, wezen – Passion Play Acıklı Komedya, Komîdyay giryanawî – Tearful Comedy Açık Aksiyon - Aksiyana Vekirî - Over Act Açık Sahne - Sehneya Vekirî - Open Stage Adaptasyon - Lihevanîn, Adaptekirin - Adaptation Agit-prop tiyatro- Şanogerîy bangeşekirdin – Şanoya propagandayî – Agit- Prop Theatre Ago n- Mişt û mirr – Agon Ağlayıcılar - Koroya Giriyê, Barbûkarî grîkî – Choregos Akrobat - Kanbore, qareman, palewan, Canbaz - Acrobat Aksiyon Oyunu - Dramay niwandin, Şanoya Aksiyonê – Play of Acting Aktivizm -  Karaxwazî, Aktîvîzm - Activism Akustik- Dengî, Akûstîk - Acoustic Alternatif Tiyatro – Şanoya Alternatîf- Alternatîve Theatre Anagnorisis – Venasîn, Nasînewe - Anagnorisis A...