Ana içeriğe atla

Samatya Sakinlerinin Biricik Sahafı: Devrim Sahaf (Pirtûkfiroş)


Yine aynı bir Pazar günü… Bahar gelmiş kime neylemiş, herkes dışarıda, bir ben kalmışım sanırsın içerde… Sosyal medya ve akıl sır ermeyen bir telefonun varsa, bir hafta bile dışarı çıkmazsın, olur biter… Recep telefondan bildirir: “Dayika Niştiman” kitabını getirecekmiş, yanına Mustafa’yı da katmış eve gelmişler, hoş gelmişler. Onların gelmesiyle ne zamandır dışarıya çıkmadığımı anımsadım: üç günmüş... Siz de olsanız çıkmazsınız, mayısta Amed kitap fuarına yetişmesi gereken “Kürt Tiyatro Tarihi” kitabıyla uğraşınca “baharmış, Samatya sahiliymiş” unutursunuz. Abartıkça abartıyoruz haliyle; sorduklarında “mühim” adamların yaptığı gibi, “çok yoğunuz abi” modunda, iş güçle meşgul olduğumuzu söylemeyi ihmal etmiyoruz, övünmek gibi olsun bu da... 
Neyse, yine her zamanki Recep’in olağan hallerinden birini yaşıyoruz; odanın içinde dağılmış makaleleri karıştırmakla meşgul, kitap kurdu Receb’e çıktıları karıştırma fırsatı tanımadan, elindeki yazıları yerine bırakmasını istedim ve ani bir “Hadi Samatya’ya gidelim!” dememle onları apar topar peşime taktım... Tam da Samatya Ermeni Kilisesi’nin bitişiğine gelmişken, onlara “Şimdi sizi Türkiye’nin ilk ve tek Pirtûkfiroşuna götürüyorum” dedim... Haliyle şaşırmışlardı, aslına bakılırsa ben de unutmuştum burayı... Birkaç defa burdan geçerken gözüme ilişen tabelayı görmüşlüğüm vardı ve bir defasında kapıyı bile tıklatmışlığım olmuştu; ancak kapalıydı. Merak etmiştim, nihayetinde başka bir zamana ertelemiştim meşhur tabelada yazan Pirtûkfiroş’a uğramayı. Yine sözü uzatmadan, içeriye girdik ve “Rojbaş mı, Silav mıydı?” Kürtçe bişeyler mırıldandık sanırım, ihmal etmedik, bundan eminim tabii... Kitapçımızla güzel ve kibar bir sohbet girizgahıyla meşgul oluyoruz. Sohbet sohbeti açtı ve arada kapıya yaklaşıp her defasında başka bir soruyla duruveriyorduk... Son olarak Pirtûkfiroş’umuzun “Kimse bizi görmedi, bir haber değerimiz yok demek ki” demesiyle... Recep telefonunu ses kayıd cihazına “hay hay” diyerekten, hemen modumuz kayıd altına alındı... Dramaturgluktan "Rojnamager" olmaya ramak kalmadan… Ve röportaj başlasın, dedik…. Biz sorduk o cevapladı… Ayrıntılar gelmeye başladı...     

Biz: Sizi tanıyabilir miyiz? İsim, şehir, devlet?
Pirtûkfiroş: Devrim Tarım, Eskişehir, yaş 37… 
Hiç göstermiyorsunuz.
Devrim Sahaf: Sakallara rağmen mi? (İlk gülüşmelerden)
Evet.(Recep diyor) Kaç yıldır sahafçılık yapıyorsunuz?
Devrim Tarım: 1.5 yıl oldu.
Daha önce neyle uğraşıyordunuz?
Devrim: Memurdum, atıldım!
Memur mu? Nerede? Niye atıldınız? (Kısaca çapraz 5N1K)
Devrim: Devlet arşivlerinde. Gezi olaylarında orada yatıp kalktım. Yani 20 gün ordaydım. Onun dışında; 24 Nisan anması’na katılmış olmak, bunlar (onların) kanına dokunmuş olmalı ki…
B:Kaç yıl memurluk yaptınız?
Devrim: 8 yıl.
İstanbulda mı?
Devrim: Evet!
Sahaf olmak için daha önceden öyle bir düşünceniz var mıydı?
Devrim:Yoktu.
Nasıl oldunuz?
Devrim: Kiracıyım ben. Yani sık sık ev değiştiriyorum. İyi bir okur olduğum için; 1500 kitabım oldu ve evi taşıyan arkadaşlar isyan etti; “Bıktık artık senin kitap kolilerini taşımaktan, tuğla gibi bunlar” diye. Küçük bir yer bulayım, depo dükkan gibi olsun diye düşündüm. Küçük bir yer buldum; 500 liranın altında olan kirası. Ondan sonra bu sefer de şey dedim; benim dünya görüşüme yakın bir şey olsun, sıradan bir şey olmasın. Enternasyonalist bir insanım. Aşağılanan, ezilenden, azınlıktan yana olan birisi olduğum için; biraz karakterli, kimlikli bir yer olsun istedim. O yüzden; öncellikle Anadolu ve Mezopotamya’da yani şu an Türkiye sınırları içerisinde konuşulan dillerde yazılı bir şeyler toplamaya çalışıyorum. Müzayede ve mezatlarda denk gelirsem; ne kadar da olursa olsun en yüksek fiyatı ben verip alıyorum. Geçen Boşnakça bile aldım. (Güler) Üzülüyorum bi yandan. 1923’ten önce bu coğrafyada kırk tane dil konuşulurken şimdi bu coğrafyada Türklerden sonra ikinci büyük halk olan Kürtlerde bile Kürtçe bilen, yani konuşurken sıkıştığı zaman Türkçeye geçmeyen yani tam anlamıyla Kürtçe konuşabilen çok az insan var.  Müthiş bir asimilasyon var. Renklerimiz yok edilmiş. Kültürümüz fakirleştirilmiş.  Zenginliğimiz olan her şey yok edilmiş. Onun acısını hissediyorum. 1000 lira param olsa 10-15 dilde ayraç yaptıracağım ve “Anadilinde oku!” yazdırıp kitap alan herkese onlardan vermek istiyorum.

Burayı zaman açtınız?
Devrim: 1.5 yıl oldu.
Kaç kitabınız var?
Devrim: 5 bin vardır, takriben. (Güzümüz raflarda, onaylayan tavırlarımız)
Samatya’da “kitap avcıları” diyebileceğimiz insanlar var mı ya da sizinle ilişkileri ne durumda? Samatya’da kitap arayan insanlar var mı?
Devrim: Bu bölgede öğrencilerin yoğun olması veya bir nebze daha kozmopolit olmasından dolayı bir nebze umudum vardı. Hani; kendi kendini çevirir, bir döngü olur diye düşünüyordum; ama lokasyonun acizliği olsa gerek… Sol cephede (yön için, yine de siz bilirsiniz) belediye panosu var, o bir engel. Ağaç var (Dükkanın girişinde) çok seviyorum ama o da engel oluyor. Fark edilmiyoruz, diyorlar. “Buradan geçiyoruz ama görmüyoruz” diyorlar. Buradaki kitle Kadıköy Akmar ya da Aslıhan’dan alıyorlardır herhalde. (Yine gülüyoruz, aslında hep gülüyorduk, bu defa güldüğümüzün farkına vardık gibi)

Burada açtıktan sonra özellikle size gelen belli bir kitle oluşmadı mı?
Devrim: Var, küçük bir grup var. 10 kişilik bir kitle var. Yani aslında benim umudum da onlar. Bir gelen bir daha geliyor.
Biz de onlardan biriyiz artık tabi Kürtçe ve Tiyatro kitaplarına ağırlık verilirse…
Devrim: Bi topluluk vardı benden şu ana kadar herhalde en fazla kitap olan onlar oldu. Tiyatro kütüphanesi kuruyorlardı ve bir defada 80-100 kitap aldılar.

Dışarıdan kitap listesi verildiği zaman hazırlayabiliyor musunuz? Yeni kitaplar da dahil mi?
Devrim: Tabii, yeni kitapları bile internet fiyatına satmaya çalışıyorum. Benden almaları için başka bir neden bulamıyorum. İnternette olan fiyatlarına satıyorum. %10 karla satıyorum. Yani şeyi düşünmüyorlar; internette adamlar belki günde bin kitap satıyorlardır; ama siftahsız kapatıyor ya da günde on kitap satıyor, diye düşünmüyorlar. O kendi cephesinden bakıyor. Burası bir değer ya da bir kaygı hissetse o zaman belki durum farklı olur.

Kitap alışverişinde yardımcı olan arkadaşlar var mı?
Devrim: Kitapları mail yoluyla göndermelerini istiyorum. Üç beş taneyse word dosyası açıyorum ve yazıyorum. Not alabiliyorum. Yazdığım şeyi sese dönüştüren programlar var, onların yardımıyla.

Yardımcınız var mı?
Devrim: Yok, tek başımayım. Gönderdikleri mailleri okutuyorum bilgisayara ondan sonra ezberliyorum ya da kabartma yazıyla yazabiliyorum. Götürüp sonra toptancıdan dağıtımcıdan alabiliyorum. Önce eski kitap olarak araştırıyorum. Bulamazsam, soruyorum yeni ister misin, diye. Onun dışında raflarda kabartma ve normal yazıyla yazıyor. Bir de şeyi önemsiyorum; yerli-yabancı ayrımı… Yerli-yabancı yerine Doğu klasikleri- Batı klasikleri. İş modernizme geldiği zaman, modern edebiyata geldiğimiz zaman, işte o zaman bir aynılaşma başlıyor ve ben de o kitapları karma koydum raflara.

Özellikle sizden kitap alan insanlar ya da sizi tanıyanlar, sizin bu okuma tutkunuzu gördükleri zaman nasıl karşılıyorlar? Sizin bu durumunuz karşısında bir özeleştiri tutumuna giriyorlar mı?
Devrim: Bilemiyorum ki… Bunu onlara sormak lazım. (Gülmemek olmaz dimiJ )

En azından ne söylüyorlar?
Devrim: Saşkınlık oluyor.
Ne soruyorlar en fazla size?
Devrim: Bu kadar kitabı okudunuz mu? Ben de “hayır” diyorum. Buradaki kitapların ilk çekirdeği benim kütüphanemden geldi. Sonra dolgu malzemesi olarak kullandığım kitapları aldım. Polisiye kitapları vs vs işte… Tanesini bir-iki liraya aldığım kitaplar dolgu oluşturdu; şimdi ise onlardan kurtulmaya çalışıyorum.
Devrim: (Receb’in tarafına) Ne diye siz soru sormuyorsunuz? :)
Ve Recep Sordu, şüphesiz diyecekti ki, ve dedi: Engeliniz ile ilgili herhangi bir okur tarafından bir tepki alıyor musunuz? Sonuçta okumak için bir engel durumunuz var ve bu yaptığınız işi de etkiliyor.
Devrim: Bu biraz sezgisel bir şey; ama sanırım insanlar engelli birini gördükleri zaman rahatsız oluyorlar gibi geliyor bana. Mesela, ortalama insanlar yani çocuğunun ödevi için kitap almaya gelen insanlar, bir daha gelmiyor. Engelli birini görmek rahatsız ediyor. Yani ne bileyim, normal bir kitapçıya girdiği zaman hissetikleri şeyi (burada) hissetmiyorlar. Ki, benim derdim de normal bir kitapçıya girdikleri zaman ne hissediyorlarsa aynı şeyleri hissetsinler. Görmemek bir şekilde benim başka bir kimliğim; ama sonuçta ben bir sahafım, belirleyici olan bu olsun istiyorum. Bir şekilde eşit bir ilişki kurulsun istiyorum. Diğer sahafçılarla, diğer kitapçılarla benim aramda eşit ilişki kurulsun. Benim istediğim bu. Okur-Sahaf  iletişimi nasıl olması gerekiyorsa öyle. Birçok raf var: Ekoloji, İnsan Hakları, Ekonomi-Politik, Sosyoloji raflarıyla ilgili yaptığım sistematikte kendim bir sahafçıya gittiğim zaman görmek istediğim gibi(dir).

Diğer sahaflarla iletişiminiz nasıl?
Devrim: Kitaptan anlayan sahaf çok az. Belki ancak dörtte biri anlıyor.

İyi sahafların iyi edebiyat öğretmeni olduğu söylenir sahaflar camiasında doğru mudur?
Devrim: Ben daha yeniyim camiada. Ben şeyden biliyorum; kitap mezatlarına gelen tiplerden. Oraya yirmi tane kitapçı geliyorsa beş tanesi ancak kitabın değerini biliyor. Şundan bahsediyorlar; örneğin birinden bahsediyorlar “kitaptan anlıyor” diyorlar. Adamla tanışıyorum, baskısı olmayan kitapları biliyor ya da koleksiyoncuların peşinde olduğu kitapları biliyor, para eden kitapları biliyor. Bir de atıyorum; koleksiyoncu tipler vardır. Bilmem ne kitabının, bilmem ne çevirisinin, ilk baskısı… Ya bakıyorsun adamlar uçuk rakamlar yazmışlar; 1.000 lira 800 lira gibi!

Sendeki en pahalı kitap ne kadar? Yani; sadece bende bulunur, dediğin bir kitabın var mı?
Devrim: Yani en pahalı sattığım kitap; İskit Sanatı’nı anlatan bir kitaptı. O da prestij boy dediğim ebattaydı. Rusya Petersburg’ta basılmıştı. Çok görselli olan ve sınırlı sayıda basılmış bir kitaptı. Onun dışında en pahalı 50 liradır herhalde. Benim için ortalama bir kitap fiyatı 10 liradır. Okurlar örneğin geliyor şey diyor “Ferit Edgü’nün bilmem ne kitabını iki-üç liraya aldım.” Bende, “adam sıkılmıştır o kitaptan,  görmekten sıkılmıştır ve ucuz rafa koymuştur.” diyorum. Ama kimse kusura bakmasın ben böyle bir adamın, böyle bir kitabını kalkıp üç liraya rafa koymam.

İyi okurla kötü okuru nasıl ayırıyorsunuz?
Devrim: Trendi takip eden kötü okurdur. Medyanın şişirdiği şeyi okuyan kötü okurdur…

Ve yine Recep: Raflarda kabartma var ama kitaplarda yok. Örneğin: Dolandırıcının biri okuyucu diye içeriye girdiği zaman bunu nasıl ayırt edebiliyorsunuz ya da hissedebiliyor musunuz ya da tepkiniz nasıl oluyor?
Devrim: Oluyor tabi. Leptop’um çalındı, telefonum çalındı; ama böyle bir şeye giriyorsan bu konumda bunları göze alıyorsun demektir.

Ne gibi önlemler alıyorsun?
Devrim: Hiçbir şey… Kamera yok, bir şey yok, hiçbir şey yok yani… Bu tamamen insanların vicdanına kalmış bir şey. Bir diğer yandan da bu beni rahat ettiren bir şey; kaygım yok, tamamen insan tanıyorum. Çünkü şeydir, şeyi anlarım. Kitap zincirinden, ya da ne bileyim D&R’dan kitap araklayabiliyorsa takdir ederim; yiyorsa oradan çalsın.

D&R’dan çalan adam gelip senden de çalsın mı?
Devrim: Öyle bir etiğinin olması gerektiğini düşünüyorum. Ben kendim öğrenciyken, Dost gibi yani ne bileyim Ankara’da bulunan büyük yayınevlerinden yapardım.

Ankara’da ne okudunuz?
Devrim: ODTÜ’de Uluslar Arası İlişkiler, 8 sene okudum; ama bitirmedim, bıraktım. 1995 ile 2003 yılları arasında okudum.

Kürt Okurlarla ilgili soralım. Yani şu anda burada 50 Kürtçe kitap sattınız mı?
Devrim: Yok canım. 10 tane bile yoktur.

Temsiliyet meselesinde. Örneğin: 10 kitap satmadığınız halde dışarıda pirtûkfiroş yazmanız ile ilgili bir soru soralım. Bizim gibi insanlar geliyor mu? Pirtûkfiroş’u gördükten sonra ne diyorlar, nasıl karşılıyorlar?
Devrim: Önce Kürt zannediyorlar. Seslerindeki o gülümseyen ifadeyi hissediyorum. Mutlulukları seslerine yansıyor.

Bizde de hissettiniz mi?
Devrim: Tabi canım. Sesler kendini ele veriyor. Tamam, gözler anlatır ama sesler daha iyi anlatır.

Bizim seslerimiz ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Devrim: Özgüvenli, samimi, kültürlü…
Teşekkürler.. Negatif hakkı da tanımıştık.
Devrim: Negatif olarak da biraz zor beğenir. (Rejide gülüşmeler var)

Recep dayanamaz: Samatya gibi kozmopolit bir yerde okuyucuya iletmek istediğiniz mesajınız var mı? (Son soruya geldik mi? Son soruyu herkes biliyor, hiç akıl etmemiştik teşekkürler Recep… Gülünür.)
Devrim: O son sorudur zaten. (Gülme arası) Samatya benim için hasbelkader seçilmiş bir yer değil. Ben 5 sene Ataköy’de sitelerde kaldım ve kendimi hayvanat bahçesinde gibi hissettim: Tel örgüler, siteler…ama kira 300 liraydı, lojmandı.
Birden domates muhabbetine sardık: Ben de 2009’da Yeşilköy’de yaşadım. Benim de lojmandı. Domates almaya korkarak giderdim manava. Bir defasında domatesin kilosuna 6 lira demişti. İthal domatesmiş. Yerliye kıran mı girdi, dedim… 3 liraya anlaşmıştık… (Gülünür)
Devrim: Para olsa Yeşilköy’de yaşanır; ama en azından mahalle havası var. Şeyi anlatırlar; Domatesçi koymuş arabaya ve Zeytinburnu’ndan başlamış satmaya. Zeytinburnu’nda 1 lira, Bakırköy’e geçerken 2 lira, Yeşilköy’e geldikten sonra 3 lira olmuş. (Domatesin suyu çıkmadan toparlanıyoruz.) Samatya’nın kozmopolit bir yer olması, denize yakın olması, balık kokusunun burnuma kadar geliyor olması… Şuradan iki dakikada sahile iniyor olabilmek… Burada; Ermeniler, Rumlar, Kürtler… Araplar sonradan dahil oldu ve bu kadar farklı rengin bir arada yaşama kültürüne ben de sonradan dahil oldum ve onun bir parçasını olmak istedim. Plaza hayatını sevmiyorum ve buralarda yer aradım ve buldum. Ama şey; kârı felan geçtim. Zaten kitapçıdan para kazanılmaz, para kazanılacak olsa sahafçılık yapılmaz. Okuma-yazma oranı %90 diyorlar ama bence çok ufak bir azınlık… En azından kendini döndürmesini beklerdim ama 4 aydır kirayı ödeyemiyorum. Kira 400 lira.

Dükkan sahibi ne diyor?
Devrim: Klise vakfının.
Peki, Klise ile bitişik olmak nasıl bir duygu? Cami olsa nasıl olurdu?
Devrim: Cami de var hemen yanında. (Bilseydik sormazdık heralde) Camide tuvalet paralı, klisede bedava. (Gülerler) Kilisenin tuvaleti daha temiz, insanların yaklaşımı daha medeni. Camiye gittiğin zaman, “gel hafız nereye gidiyorsun ya?” diye tepki gösteriyorlar; ama klisede “gel ahparig” falan diyorlar. Böyle bir nüans var tabii.

E-mail ve telefon numarınızı da alalım, (maksat ses kaydında olsun, yazıyoruz aynen kasetten…)

Devrim: devrimsurekli@gmail.com
05071162321
Adres: Samatya Sahaf, Surp Keork Ermeni Kilisesi’nin hemen karşısı, Marmara cad. 82/A, Fatih, İstanbul (Tabelada bütün dillerde Kitapçı yazıyor, dikkatimizdeyse: Pirtûkfiroş… )


Pirtûkfiroş’un ordan geçerken uğrayanlardan ve söyleşmeyi tutanaklara geçenler:
Çetoyê Zêdo & Recep İçen

Not: Ses kaydı, aslının çıktısı ve tıpkısıdır. İnanmayan olursa gönderebiliriz diyor, Recep J



Yorumlar

  1. Samimi ve sade ... ve de güzel bir söyleşi olmuş.

    YanıtlaSil
  2. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  3. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  4. Hevpeyvînek ji dil bûye
    Dert û piyê we ter be :-)

    YanıtlaSil
  5. Hevpeyvînek ji dil bûye
    Dert û piyê we ter be :-)

    YanıtlaSil
  6. Hevpeyvînek ji dil bûye
    Dert û piyê we ter be :-)

    YanıtlaSil
  7. Hey gıdi pirtûkfiroşê pirtûkfiroş

    YanıtlaSil
  8. Pirtukfiroş!!! Lawikê derwêş, ka were em bikin kêf u seyranê:))))))
    Eferim uzun sed cari eferim....

    YanıtlaSil
  9. Pirtukfiroş!!! Lawikê derwêş, ka were em bikin kêf u seyranê:))))))
    Eferim uzun sed cari eferim....

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Leylanok, Derî, Goristana Stêrkan..." an jî bi edebî “Yıldız Çakar”

Yıldız Çakar; berhema wê ya “Goristana Stêrkan” di sala 2004an de ji Weşanên Elmayê derdikeve. Pirtûka duyem î bi navê “Ala” 2008an li Dihokê, ji aliyê yekitiya niviskarên Dihokê vê çap dibe. Bi hevkariya Amed Tigrîs re “Ansiklopediya Amedê” dinivîse, ji aliyê Şaredariya Amedê ve di 2012an de tê weşandin. Berhama wê yên bi navê “Derî” (Helbest, 2012) û Leylanok (2014, ceribandin) di nav weşanên Avestayê derdikeve. Niha amadekariya romana xwe dike bo çapê û li ser Melayî Cizîrî dixebite… Yıldız Çakar, avakara Komeleya Nivîskarên Kurd e û li Amedê dijî. Çetoyê Zêdo: Ji kerema xwe, tu dikarî xwe bidî nasîn? Yıldız Çakar: Nasnameyek di bêrika min de ye, lê belê temsîliyeta min nake. Heta wextekê bi awayekî fermî navê min Rojan bû. Li dibistanê gotin ev nav qedexe ye û dîplome nedan min. Ji ber vê bavê min ji mecbûriyetê navê min guhert. Di rojekê de ez bûm Yildiz.  Weke ku mirov di nava du pergalan de bimîne... Bi eslê xwe ji Qerejdaxê me. Min û helbest me hev dû gelek zû nas kir. Ji ber ku…

Modern Kürt Tiyatrosunun İlk Adımları

Yazar/metin merkezli Batı tiyatrosunun Kürt dilindeki ilk örneği, 1919’da Evdirehîm Rehmî Hekarî’yle başlaması, teatral formların Kürtlerde daha öncesinde olmadığı anlamına gelmemelidir. Popüler ve kitlesel bir sanat olan tiyatro tarihsel olarak her dönemde farklı biçimlerde icra edilmiştir. Genel anlamda tiyatro sanatı; kukla, gölge oyunu, köy seyirlik oyunları, çîrokbêj (bir nevi meddah) geniş bir alanda teatral formalara sahiptir. Bu formlar, yakın kültürler ve komşu milletler arasında benzerlikler gösterebildiği gibi veya hepten özgün bir biçim olarak da var olabiliyor. Kürt tiyatrosunda: Taziye, “Sîtav” (Gölge Oyunu) ile “Bûkella” (Kukla), “Mîr Mîran” (Sahte Emir), “Kosegelî-Gaxan”, “Bûka Baranê” (Bolluk-Bereket Oyun Ritüellerinden), “Sersal” (Yeni Yıl), “Newroz” oyun ve temsilleri... Bunun yanı sıra Kürt tiyatrosuna özgü teatral anlatı biçimleri arasında sayılabilecek “dengbêjî” ile “çîrokbêjî” gibi ulusal formlara da sahiptir. Kürt tiyatrosunun geçmişine ve bugününe baktığımızda…